1956 yılında Selimiye Kışlası’nda askerliğini yapan bir aşçının, kışlanın karşısındaki dükkanı gözüne kestirmesiyle başlar her şey… Vanlı bir zanaatkarın kurduğu o mütevazı esnaf lokantası, zamanla dost meclislerinin kurulduğu, Zeki Müren gibi dev isimlerin ağırlandığı efsanevi bir aile meyhanesine dönüşür. Bugün bayrağı devralan üçüncü kuşak işletmeci İlksoy Solmaz, dedesinden kalan o samimi “ev” sıcaklığını, babasının “boş dönen tabak” felsefesiyle harmanlayarak geleceğe taşıyor. Birtat, sadece rakı ve mezenin değil; dedelerin, babaların ve çocukların aynı masada buluştuğu, 70 yıllık bir aidiyetin hikayesi.
“Önce esnaf lokantası olarak başlıyorlar, öğlen yemekler bitince akşamcılar yavaş yavaş birer tek içmek için kalmaya başlıyor.”
Birtat Meyhanesinin kurulma hikayesini anlatır mısınız?
Ben İlksoy Solmaz. Selimiye Birtat Meyhanesi’nin üçüncü kuşak işletme sahibiyim. İstanbul Üsküdar’da 1986 yılında doğduk.
Zaten dedemin de meyhanesi Üsküdar Selimiye’de kurulmuştu. Selimiye Birtat’ın hikayesini ben size dedemin hikayesinden başlayarak anlatayım. Dedem zaten aşçıydı, Van’da çeşitli dükkanlar açarak çıraklıktan bu işe başlıyor. 1956 yılında askerlik yapmaya İstanbul Selimiye kışlasına geliyor. Askerliğini yaparken bu dükkanı gözüne kestiriyor ve askerliği bitince babaannemi arıyor, ‘’Ben İstanbul’da dükkan açmaya karar verdim. Tası tarağı toplayıp buraya geliyorsunuz.’’ diyor. Sonra Selimiye’de evlerini tutuyorlar ve dedem kuru fasulye başta olmak üzere sulu yemekler yaparak bir dükkan açıyor. Aslında burası esnaf lokantası olarak başlıyor. Günlük yaklaşık 20 çeşit yemek çıkarıyorlardı. Öğlen 2-3 olduğunda ise o yemeklerin tamamı biterdi. Özellikle hastanelerden gelenler çok olurdu. Yavaş yavaş akşama kalmaya başladılar bu sefer, birer tek içilip kalkılan bir yer haline geldi. Zamanla babam ve rahmetli amcamın işin içine girmeleriyle birlikte burası yavaş yavaş meyhaneye çevrildi.
İşini iyi yap, arkana bakma. Boş tabağın geldiğini görürsen sevin, tabak dolu olarak geri dönerse üzül.
Siz bu işe nasıl başladınız?
Dedemin vefatından sonra bayrağı amcam ve babam devraldı. Uzun bir süre ev yemekçisi olarak devam ettikten sonra, insanlar her akşam kalmaya ve içki içmeye başlıyor. Bu sefer de aile meyhanesine dönüşmeye başlıyor. O zamanlar Birtat aslında her gelenin kendi evi gibi olan bir ortam olmuştu. Çok ünlüler geliyordu, dedemin zamanında Zeki Müren bile gelmiş. Hatta dedemin dekorda kullandığı aynayı satın almak istemiş ama dedem hikayesi nedeniyle kibarca reddetmiş. Biz meyhanede büyüyen çocuklarız, elimizden geldiğince babamlara yardım etmeye çalışırdık. Ben kurumsal hayatta çalışıyordum, 5-6 sene yöneticilik yaptım. Tabii aklımın bir tarafı her zaman bu işteydi, ardından Selimiye’deki dükkanda ruhsat problemleri çıktıktan sonra babam Kadıköy’e taşınmak zorunda kaldı. İki dükkan olunca tabi yetişemez hale geldi ve benim gelmemi teklif etti. Bende havalara uçarak geldim.



Burayı özel kılan nedir?
Babam, ‘’İşini iyi yap, arkana bakma. Boş tabağın geldiğini görürsen sevin, tabak dolu olarak geri dönerse üzül.’’ derdi. Babayla çalışmak zor tabi. İkinci ve üçüncü kuşak arasında her zaman tatlı bir sürtüşme oluyor. Olması gereken neyse ona karar veriyoruz ve yolumuza devam ediyoruz. Birtat her zaman aile meyhanesi oldu. Buraya insanlar eşleriyle, kız arkadaşlarıyla veya kadın gruplarıyla rahatlıkla gelip rakılarını içebilecekleri, çocuklu ailelerin gelebilecekleri bir konseptle çalışan bir yer. İnsanların yıllardır gelmesinin en büyük sebebi de, burada kendilerini rahat ve özgür hissetmeleridir.
Burası meyhane mi, restoran mı?
Aslında mey, içilen yer demektir. Meyhanede yemek çeşidi bulamazsınız. İşte 2-3 çeşit, o günün pilakisi ve haydarisi vardır. Birde hamsi, istavrit gibi balıkçıdan alınan taze balıklar vardı. Sadece alkolün ağırlıklı olduğu, insanların içki içmeye ve sohbet etmeye gittikleri yerdi. Ama ben geleneksel meyhane kimliğini bozmadan, biraz daha yemek çeşitlerini artırarak restoran haline getirmeye çalıştık. Aslında meyhaneden de çıkmayacak bir konseptimiz var.
”Ben nasıl üçüncü kuşaksam, buraya gelen müşterilerimiz de aslında üçüncü kuşak.”
Birtat 1956’dan bu yana gelmiş çok köklü bir marka. Dedemin, babamın, amcamın uğrunda çok fedakarlıkları olmuş. Şu anda bu bayrağı ben taşıyorum. Omuzlarımdaki yükün ciddiyetini ve büyüklüğünü biliyoruz tabi ki. Ben bu işi çok severek yapıyorum. Ben nasıl 3. kuşaksam, buraya gelen müşteriler de aslında 3. kuşak. Yani dedemin arkadaşları buraya geliyordu, sonra babamın arkadaşları, şimdi onların çocukları geliyor.
Öne Çıkanlar
Muhteşem krepler
