Tarihi Kuveloğlu Han’ın kalbinde, 1800’lerden bugüne tüten bir fırının başında 38 yılını geçirmiş bir zanaatkarın hikayesine konuk oluyoruz. Bu röportajda, çocukluğu Şanlıurfa’nın meralarında çobanlıkla geçen, gençliğinde profesyonel atletizm pistlerinde ter döken Ahmet Alagöz’ün, odun taşımaktan “ustalığa” uzanan yolculuğunu okuyacaksınız. Sadece bir pideci değil, kendini bir Osmanlı mirasının koruyucusu ve “sanatkarı” olarak tanımlayan Alagöz ile fırının tarihinden gelecek hedeflerine, Napoli’den gelen şeflerin şaşkınlığından bu kadim mesleğin yazılmamış kurallarına kadar samimi bir söyleşi gerçekleştirdik.
“Bu fırın Osmanlı kültürünü, saray mutfağını anlatıyor. Bu kültür burada kalmalı, buraya ait.”
Kendinizden bahseder misiniz?
Ben Ahmet Alagöz. Çocukluğum Şanlıurfa’da geçti. İlkokulu bitirdikten sonra İstanbul’a geldim. Abilerim ekmek fırınında ustaydı, ben de onların yanında yetiştim. Ben odun getiriyordum, yerleri süpürüyordum, çay getiriyordum. Bu şekilde başladım ve 38 yıldır da buradayım. İlk paramı burada kazandım, son paramı da herhalde burada kazanırım. İstanbul bana bir şeyler kattı, şimdi sıra bende. Benim İstanbul’a bir şey katmam lazım. Ben beğenmediğim bir şeyi yapmam.
Gücünü kullanıp çalışıyorsan emekçisin; ama zekanı ve tecrübeni de katıyorsan ustasın.
Çocuk yaşta hayvancılık yaptım, keçilere baktım, çobanlık yaptım. Genelde küçükbaşlara bakardık. İlkokul mezunuyum ama 6-7 yaşından beri spor yapıyorum. Evimizin karşısında stadyum vardı, tüm günüm orada geçerdi. Profesyonel atlet oldum, futbol, voleybol ve basketbol oynardım. Tam teşekküllü sporcuyum. Zaten bu işteki kondisyonu da spor yapmama bağlıyorum. Kıbrıs ve Türkiye’de yarışmalara katıldım. Askerdeyken ödül aldım, hocalık yaptım, başkanlık yaptım, kaptanlık yaptım. Aynı zamanda pideciydim. 8-9 yaşından beri koşuyorum. 30 yaşından sonra bırakmak zorunda kaldım. Çünkü işler yoğunlaşınca her şeyi kendim yapmak zorunda kaldım.



Ekonomik olarak zorluk yaşadınız mı?
Babam ve annem 8 çocuk büyüttü, bir gün bile ağızlarından ‘’Biz geçinemiyoruz, devlet nerede, yoksulluk var.’’ gibi sözler duymadım. Çalışacaksın, Allah sana verecek. 38 yıldır buradayız, hiç yoksulluk çekmedim. Tabi ben haddimi bilerek yaşıyorum, lüks yaşantı sıfır. En büyük lüksüm spor yapmaktı. Yürüyerek gidip geliyorum. 3 çocuğum var, onları burada kazandığım parayla büyüttüm.
Buranın hikayesini anlatır mısınız?
Burası 1800’lerde Fransızlar tarafından yapılmış, Fransız bir mimar burayı han olarak yapmış. Burada kervancılar kalmış, konaklamış, Edirnekapı’dan gelmişler, develeri ve katırlarıyla burada konaklamışlar. Osmanlı padişahının ekmek yediği fırın aslında burası. Zamanda demode olduğu için yok olmuş. Bu fırınların günlük, haftalık ve aylık bakımları var, herkes bunun masrafını karşılayamaz. İstanbul’da 40 tane vardır bu fırınlardan.
Tarihi fırın kullanmak zor mu?
Burası tarihi bir fırın olduğu için, bir yıl kullanmayınca zamanla çökmeye ve yıkılmaya başlar. Bir de bununla çalışacak tam teşekküllü usta bulmak zor. Fırının tamirini bilmek ve fırını kullanmayı bilmek gerekiyor. Diğer fırınlara hiç benzemiyor. Biz ailece bu fırının ustasıyız. Kaçıncı kuşak olduğunu bilmiyorum. Profesyonel olarak 3 veya 4. kuşağım. Oğluma da bu işi öğretmek istiyorum.
Ben bu işe emek verdim, 38 yıldır inanıyorum ki birkaç kişi yetiştireceğim ve burası kalacak. İnsanlar 10 yıl sonra anlayacak bu mesleğin değerini. Benim hedefim 5-10 tane usta yetiştirip gitmek. Biz her sabah 7’de başlıyoruz fırını temizlemeye, ondan sonra hamuru yapıyoruz ve pide ondan sonra çıkmaya başlıyor. Ben burada sanatımı konuşturmak zorundayım. Her şeyin ayarı tam olacak. Mekanımız küçük ama içindekiler büyük.
Çevreden nasıl tepkiler alıyorsunuz?
Buraya son yıllarda televizyoncular ve ünlüler gelmeye başladı. Bir İtalyan Şef geldi ve Napoli pizzacıları bir şeyler öğrenmek istediklerini söylediler. Onlar Napoli pizzayı bir dakikada pişiriyorlarmış, biz de 6 dakika piştiğini öğrendiler. Çok güzel tepkiler alıyoruz. Malta’dan teklif geldi, ‘’Bu fırından yaparsak çok para kazanırız.’’ dediler ama benim çok para kazanmak gibi bir derdim yok.
”İnsanlar bu mesleğin değerini 10 yıl sonra anlayacak. Benim hedefim 5-10 tane usta yetiştirip gitmek.”
Başka bir yerde bu işi yapmayı düşünüyor musunuz?
Dışarıdan çok teklif geliyor, Amerika ve Malta gibi yerlerden ama gitmeyi düşünmüyorum. Eğer gidersem, para için gitmiş olacağım. Bu fırın, Osmanlı kültürü, saray mutfağını anlatıyor. Bu kültür burada kalmalı, buraya ait. Burada müşteriler mekanın sahibidir, biz sadece bu mekanı idare ediyoruz. Buranın gerçek sahibi vatandaştır.
Gelecek hedefiniz nedir?
Gücünü kullanıp çalışıyorsun emekçisin ama zekanı ve tecrübeni de katıyorsan ustasın. Ben her şeyimi kattığım için kendimi sanatkar olarak görüyorum. Mesela 200 yıl sonra biz olmayacağız ama hala beni konuşacaklar, ‘’Böyle bir pideci vardı’’ diyecekler. Benim önerim, konuşmaktan ziyade gelsinler bu işi benden öğrensinler. Türkiye kazansın. Bu sayede hem bu sanat yaşamış olur. Ben bu fırının nasıl kullanıldığına dair kitap yazdım, yok olmasın diye tedbirimi aldım.
Öne Çıkanlar
Muhteşem krepler
