Haberler

Şehirden Sıkılanlara İlham Olacak Bir Hikaye: Ferit Uzunoğlu

  • Chicken Alfredo is perfect for a weeknight dinner
  • Super juicy pieces of chicken in a smooth and creamy, extra cheesy alfredo sauce.

Modern hayatın konforu, sosyal devletin sunduğu garantiler ve Avrupa’da bir kariyer… Pek çok kişinin hayalini kurduğu bu hayatı elinin tersiyle itip, çocukluk düşlerinin peşinden Edremit’in zeytinliklerine dönen bir mühendis: Ferit Uzunoğlu. Viyana’da aldığı ziraat eğitimini, atalarından kalan toprakla ve eşiyle birlikte kurduğu “İdamera” hayaliyle birleştiren Uzunoğlu, sadece tarım yapmıyor; aynı zamanda doğayla barışık, sürdürülebilir bir yaşamın kapılarını aralıyor. İşte şehirden sıkılanlara, köklerine dönmek isteyenlere rehber olacak bir başarı ve tutku öyküsü…

Viyana’dan Edremit’e uzanan bir yolculuk.

Kendi hayat hikayenizi anlatır mısınız?

Ben Ferit Uzunoğlu, 1985 Edremit doğumluyum. İlkokul, ortaokul, lise Edremit’te geçti. Sonra üniversite eğitimi için Viyana’ya gittim. Viyana’da ziraat mühendisliği okudum. Babam Edremit’in yerlisi. Annem Edremit’in ilk yabancı gelini. Annem dil okumak için İstanbul’a gelmiş. Orada babamla tanışmışlar. Dolayısıyla öyle bir Avusturya bağımız var. Sonra da Edremit’e gelip buradaki tarlalarda tarım yapmaya devam etmişler. Üç kardeşiz biz. İlk abimle başlamışlar, abimi göndermişler. Orada inşaat okumuş. Sonra ablam var. Adaletsizlik olmasınlar demişler ona da. O zaman tabii çok kolay değilmiş. İşte buradan biraz bir tarla satıp bir şey satıp filan öyle okutmuşlar çocukları. Ablamı da göndermişler. En son bana da gelince, aslında ilk kardeş, abim işte, ablama destek oldu, sonra ablam bana destek oldu. Biraz o şekilde hepimiz orada eğitim almış olduk. Öyle bir imkanımız vardı diye onu değerlendirmiş olduk. Eşimle de ikimiz birlikte Viyana’da aynı üniversitede okuduk. Sadece birlikte bir teknik geziye katıldık. Sonra bir ortak arkadaşımız dedi ki Ferit’e gideceğiz dedi zeytin toplamaya. O da zeytin toplamayı hep merak ediyormuş. Hep beraber böyle 4 kişi trenle Viyana’dan Edremit’e geldik. Sonra burada zeytin toplarken daha da yakınlaştık. O sonra tabii geri döndü. 

Çok düşünmeden bütün o doğru bildiklerimizle düşe kalka bu işe başladık.


Bu işe nasıl başladınız?

Avrupa’da kimse ellerini açmış işte Ferit gelsin de orada hani bir işe girsin diye tabii beklemiyor. Öyle bir realite var. Her ne kadar annem Avusturyalı’da olsa hiçbir zaman oraya tam olarak ait olmayacağım. Özellikle böyle toprak ve çiftçilik işleri yapmak istiyorsan orada onların çok katı oturmuş bir sistemleri var. Evet, tabii uzaktan çok rahat gözüküyor, konforlu gözüküyor. Ya işte Viyana’da kalabilirsin yani. İşte sosyal devlet var, hasta oldun işte 12-14 ay maaşın var. Ama işte hayat o mu yani gerçekten 13 14 maaşı almak mı, yoksa çocukluğundan beri hayalini kurdun ama tam adını koyamadığın bir şey hissediyorsun ya, bir şey yapabilirsin, bir şey var. Bu da büyük bir armağan evrenden, yani aileden bir toprak parçası kalmış, burada bir şeyler yapabilirsin güzel yaşayabilirsin, sağlıklı yaşayabilirsin, insanlara sağlıklı ürünler üretebilirsin. Bu kaygı buraya itti direkt, eğer ben bu hazır işletme olarak devir alsaydım babamdan bunu sürdürülebilir miydim? Değişen dinamiklere adapte olabilir miydik? Belki biz de batardık, yürütemezdik gibi düşünüyorum. Birçok alternatif vardı önümüzde, ama bilgimiz vardı, donanımımız vardı. Tabii 13-14 yıl önce sağlıklı anlamda söylüyorum bir hırsımız vardı. Gücümüz de tabii ki daha farklıydı. Öyle çok da düşünmeden bütün o doğru bildiklerimizle düşe kalka başladık.

Şu an neler üretiyorsunuz?

Ben İdamera’da bahçelere bakıyorum. Toprak hazırlıyoruz, gübre de atıyoruz. Sonra bütün fide üretimi yapıyoruz. Aynı zamanda da danışmanlık veriyoruz. Bostan da kuruyoruz. Her şeyi sıfırdan bizim konseptle yapıyoruz. Sonra peynir yapıyoruz, bazen Ferit yapıyor bazen ben yapıyorum. Bazen Ferit başlıyor ben devam ediyorum, ama şey de söylemek lazım. Tüm bunları yaparken gönüllü olarak yapıyoruz. Kendi kendimize yetmeye çalışıyoruz. Eşim turşu yapıyor, soslar yapıyor, baharat harmanları, çay karışımları yapıyor. Zeytinyağı, zeytin yapıyoruz. Küçük bir dükkanımız var zaten. Orada da sadece kendi ürünlerimiz, kendi ürettiklerimizle coğrafya ve iklimin elverdiği her şeyi yapmaya çalışıyoruz. Şimdi bugün sütü pastörize ettik, kültür ekledik, mayaladık, tuttu, kestik. Şimdi de kalıba döküyoruz. Biz bütün peynir çeşitlerini yapıyoruz. Taze peynir, yumuşak peynir, sert peynir. Bugün yapılan peynir yarın kalıptan çıkacak, tuzlanacak. Bir gün daha bekleyecek. Sonra bunların üzerinde mahzene gidecek ve 8 ay mahzende olgunlaşacak. Bu şekilde bu peynir yarına kadar bekliyor. Fakat şimdi hemen bir çevireceğiz. Sonra bir saat sonra, 2 saat, 4 saat sonra bu sürekli böyle ters düz yapılacak. Hem güzel bir şekil alsın hem de daha fazla peynir altı suyu çıksın diye. Bu peynirler daha çok keyiflik peynirler, doyumluk peynirler değil. Biz bunu daha çok şarap elleri, restoranlar, etkinliklerde şefler kullanıyor. Biz daha çok keyiflik peynir üreten küçük bir işletmeyiz.

Süt ve peynir üretimini nasıl yapıyorsunuz?

Bizim ilk çıkış noktamız tabii iyi peynir yapmaktı. İyi peynir yapmak için de iyi bir süte ihtiyaç var. İyi süt için hayvanlarınız kendinizde olacak, sağım kendinizde olacak. Yemi de yapabildiğiniz kadar kendiniz üreteceksiniz. Şimdi mesela burada pratikte ne görüyoruz? Bu aslında biraz anam babam usulü. Eski Anadolu’daki bir hayvancılığın modern olarak yapılan şekli. Kesinlikle burası bir endüstriyel tarım değil. Tabii ki öyle bir iddiamız da yok. Ama burada ne var? Bizi endüstriden ayıran hayvanlarımızın sayısı az, mesela hayvanlarımız boynuzlu. Biz boynuzlarını kesmiyoruz, boynuzlarını dağlamıyoruz. Sonra bizde şu anda görüyorsunuz düveler birlikte ve geçen senenin yavruları. Bir de en önemlisi biz anneye bağlı buzağı yetiştirme yapıyoruz. Bugün endüstride yavru doğduktan hemen sonra ayrılıyor. Bir bağ kurmasınlar aralarında. Çünkü temel amaç endüstride sütü almak. Fakat bizim amacımız, tabii ki biz de süt almak istiyoruz ama biz biraz daha hem kendi iç gücümüzle de limitli olduğumuz için, hem de biraz daha bu işin organik felsefesi tarafında olduğumuz için, biz de yavrular ilk 2-3 ay anneleriyle birlikte. Biz ne zaman alıyoruz sütü? Biz akşam her gün saat 5.30 gibi şu küçük yere yavruları ayırıyoruz. Gece boyu memede biriken sütü sabah sağ sağıyoruz. Bu şekilde de gündüz bu hayvanlara mama hazırlamak zorunda kalmıyoruz. Yani bizi iş yükünden de azaltıyor. Çünkü anne sütü her zaman ulaşılabilir. Her zaman en iyi sıcaklıkta ve o yavruya göre anne her zaman sütünü ayarlıyor.

Doğa kendini kapatıyor, örtmek istiyor.


Bostanda nasıl bir üretim yapıyorsunuz?

Aslında adı No-dig. Çapa kullanmıyoruz. Toprak karıştırmıyoruz. Çünkü bakmak lazım, doğa kendini aslında kapatıyor, hep örtmek istiyor. Doğayı gözlemliyoruz, ona göre bir üretim yapıyoruz. Biz bostanda hiç suni gübre kullanmıyoruz. Sadece bizim hayvanlardan elde ettiğimiz gübreleri kullanıyoruz. Kimyasal sentetik pestisit de kullanmıyoruz. Türkiye’de ve dünyada pestisit kullanımı tabii çok fazla. Çünkü endüstriyel bir tarım yapılıyor. Ama pestisit kullanımında en büyük zararı uygulayıcı görüyor. Yani direkt o pestisiti, o zehiri o bitkilere sıkan veya kullanan kişi buna maruz kalıyor. İki, her kullandığınız pestisitin ikasları var. Yani ilaç kalıntı arınma süreleri var. Eğer teknik olarak çok onu başaramıyorsanız, ondan önce topluyorsanız maalesef işte Türkiye’de daha fazla bu hep görüyoruz haberlerde işte geri gelen mallarda görüyoruz, kalıntı yüksek çıkıyor. Bu da tabii tüketici sağlığı açısından çok riskli ve tehlikeli. Üç, doğada faydalı ve zararlı diye bir kavram yok. Zaten bizim ticari olarak baktığımız için ürünlere, bizim işte domatesimize zarar veren veya işte lahanamızı yiyen bir tırtıl bizim için zararlı ama doğadaki onun rolü çok önemli. Fakat biz ticari olarak baktığımız için, tabii her ne pahasına olursa olsun o tırtılı son tırtıl ölünceye kadar ondan kurtulmak istiyoruz. Fakat siz onu sıktıktan sonra topraktaki binlerce mikroorganizma, görülen görülmeyen solucanlar, kırkayaklar, tripsler ne varsa onlar ölebiliyor. Bunlar tabii taban sularına karışıyor. Bunlar denize gidiyor ve bunlar bir şekilde bu zehirler döngüye girmiş oluyor. Bir de şöyle bir tarafı var. Tabii siz bu zehirleri kullanıyorsunuz ama bu zehirleri kullandığınız canlılar artık çoğu zaman bunlara bağışıklık kazanıyor. Yani antibiyotiklerdeki gibi. Artık biliyoruz ki bugün, bu sistem bir yerde tıkandı. Onun için daha kompleks, daha zor, daha kafa yoracağımız sistemlere artık dönüş var. Mecbur kaldık buna.


Amazing pancakes

Bunlar da ilginizi çekebilir
Haberler

Anadolu’nun Mutfak Mirası ve "Damak Hafızası": Sahrap Soysal ile Lezzet Yolculuğu

Sahrap Soysal için yemek, yalnızca bir tarifin uygulanması değil; nesiller boyu aktarılan bir sevgi bağı ve kültürel bir hafıza meselesi. Anadolu’yu karış…
Haberler

Mutfaktaki Neşenin ve Kültürel Mirasın İzinde: Sahrap Soysal

Ekranların en enerjik, en içten ve “aileden biri” olmayı başaran nadir isimlerinden biri o. ODTÜ mezunu bir kimyagerken, 40 yaşından sonra hayatın…
Haberler

Adım Adım Zeytinyağlı Yaprak Sarma Nasıl Pişirilir?

Zeytinyağlı yaprak sarma denince akan sular durur. Kimisi kalem gibi ince sever, kimisi bol ekşili… Ama hepimizin ortak noktası, o tencerenin kapağını…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir