Bursa’nın o meşhur gün batımıyla yıkanan, Yaren Leylek’in kanat seslerinin yankılandığı Eskikaraağaç köyünde, çocukluk anılarının üzerine inşa edilmiş bir rüya yükseliyor: Leylek Köy Göl Evi. Suna Kayhan’ın çocukluğunda tebeşir taşlarıyla oyunlar oynadığı bu aile çiftliği, şimdilerde şehrin gürültüsünden kaçıp doğanın kalbine sığınmak isteyenler için ipeksi bir kaçış noktası. Tasarım dünyasından çiftlik hayatına keskin ama gönüllü bir dönüş yapan Kayhan kardeşlerin, babalarının hayalini bir “yaşam manifestosuna” dönüştürme hikayesi bu. İneğin sağılan ilk sütünden bahçedeki lavanta kokusuna, Adem Amca ile Yaren Leylek’in o efsanevi dostluğuna kadar her köşesi emek ve samimiyet kokan bu göl kıyısı öyküsüne davetlisiniz.
“Doğada bir hayvanın başını okşadığınız zaman aldığınız sevgi, kocaman ve iyileştiren bir sevgi oluyor.”
Göl Evinin hikayesini anlatır mısınız?
Ben Suna Kayhan. Ben Bursa’ da doğdum. Şu an Leylek Köy Göl Evindeyiz. Burası bizim aile çiftliğimiz. Babam Hakkı Bülent Kayhan kadın doğum uzmanı. Annemle önce İzmir’de yaşıyorlar. Annem Bursalı olduğu için Bursa’ya geliyorlar. Ben 94 yılında doğuyorum. O senelerde babamın bir çiftlik evi yapma hayali var. O yüzden Bursa civarlarında tarla arayışına giriyor. Ama en son buraya geldiği zaman buranın gün batımı manzarası ile karşılaşıyor. Çok beğeniyor ve bu arsayı almaya karar veriyor. 96 senesinde evimiz ve müştemilat yapılmaya başlanıyor. Daha sonrasında hafta sonları her fırsat bulduğumuzda geldiğimiz bir çiftlik evi aslında burası. Bizim aile evimiz. 30 dönümlük bir alan burası. Tüm bitkileri her hafta sonu taşıya taşıya, hani bir gün kucağımızda bir tavukla bir gün bir bitkiyle gide gele yaptık burasını. Annem her hafta sonu kendi ekerdi ve o şekilde bu bahçe bu hale geldi. Bahçemizde birçok çeşit bitki bulunmakta. Üzümler, asmalar, lavantalar, defne, nar, elma ağaçları. Aşağıda meyve bahçemiz var. Bu arada lavantalar şu an çok güzel kokuyor. Resimlerden görüyorum ben de ve kendimi hatırlıyorum. Kapı ilk açılıp içeri girdiğimizde direkt bir göl manzarasıyla karşılaşıyorduk. Şu an ağaçlarımız o kadar büyüdü ki ağaçların arkasından gördüğümüz bir göl manzaramız var. Dümdüz bir araziydi. Hani ağaçlarımız minnacıktı. Tüm ağaçlar yeni ekilmiş böyle fidan şeklindeydiler. Aslında çocukluğumda hatırlıyorum hani çim olmayan alanlar vardı ve orada toprakla oynardım. Tebeşir taşları bulurdum. Onları bir yerlere çizerek oyunlar oynardım. Ben buraya büyük bir sevinçle geliyordum. Cuma olsun, hadi cumartesi olsun göle gidelim diye. Annem, anneannem, dedem hep beraber doluşurduk arabaya, gelirdik buraya kahvaltı hazırlardık ailecek. Herkes bir ucundan tutardı. Mutfakta bir böyle koşuşturma. Babam muhammara yapardı. Cevizini bana ezdirirdi. Ben koşar hemen kümese yumurta toplardım. Annemler buraya çiftlik evine gidelim, bağ evine gidelim diye hitap ederlermiş. Ama ben küçükken hadi göl evi göl evi diye diye buranın adını kendi içimizde göl evine çevirmişim.
Her gün kapıdan içeri girdiğimde ‘iyi ki gelmişim’ diyorum.
Kendinizden bahseder misiniz?
Ben İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Endüstriyel Tasarım Bölümü okudum. Mezun olduktan sonra bir tasarım ofisinde 2 yıl çalıştım. Daha sonra babam burayı bir işletmeye dönüştürme kararı aldı. 2019’da düşünmeye başladı. 2020 gibi biz buna karar verdik. Babam burayı neden dönüştürme kararı aldı? Çünkü ablam Japonya’da yaşıyordu 10 yıldır. Ben İstanbul’da çalışıyordum. Aslında ayrı yollara ayrı şehirlere dağılmıştık ve burada bütün çocukluğumuz geçti. Babamın emeği bu bahçe. Bence bizi bir araya toplamak istedi tekrar. İstanbul’u çok seviyordum bu arada. Her bulduğum boşlukta doğaya kaçmak vardı içimde de. İçim bir şekilde istedi. Yani herkesin bir kaçış planı vardır ya aslında İstanbul’dan. İçten içe bende de vardı o. Çocukluğumun olduğu yere gelmek beni heyecanlandırdı. Ablamla tekrar bir arada olmak, ailece bir arada olmak fikri beni heyecanlandırdı ve o şekilde döndüm. Ablam da geldikten sonra ikimiz oturduk ve nasıl başlayacağız bu işe, neresinden el atsak diye. Oldukça zorlandık aslında. Çünkü burası 30 dönümlük bir alan. Buranın bir peyzajı var, bir meyve bahçesi var, sebze bahçesi var. Yani bir çiftlik aslında bir tarımsal bir üretimi var. Ona mı el atsak? Yoksa hayvanlarımız var. Onların beslenme düzeni, bakımı, veterinerleri hani bunların bir süreci var. Buna mı bir el atsak? Ablam hatta o zamanki bahçıvanımızın peşinde bir gün geçirmişti. Hani sabah ne yapıyor, hangi saatte suluyor, hayvanlara yem vermesi ne kadar sürüyor gibi. Sonra zeytin dönemi geldiğinde zeytin ilaçlama dönemleri nasıl? İşte nasıl toplanıyor? Hep beraber 2020’de zeytin kurmuştuk. Hatta ben hayvancılığa da el atsak derken, ben kendimi süt sığırcılığı dersi alırken buldum. Hiç daha dana ne demek, düve ne demek bilmezken kendimi bir anda böyle süt sığırcılığı dersi alırken onların bakımı, hastalıkları, kaliteli süt alabilmek için nasıl beslemek gerektiği gibi dersler alırken buldum. 2021’in Haziran ayında tam olarak açıldık.



Göl Evi’nde misafir olmak isteyenlere ne sunuyorsunuz?
Derse ineğinin sütü çok lezzetlidir. Bunun sebebi oldukça yağlı bir süt olmasıdır. Kendi kaymağımızı, yoğurdumuzu ve süt reçelimizi onun sütünden üretiyoruz. Burası restoran ve pansiyon işletmesi yapan bir yer. Aslında bir doğal yaşam çiftliği. İneklerimiz, keçilerimiz, koyunlarımız, kazlarımız, ördeklerimiz, tavuk çeşitlerimiz var. Birçok bitki çeşidi var. Buraya gelen kişileri öncelikle yemyeşil bir dua bekliyor. Daha sonrasında bahçeden sofraya bir kahvaltı bekliyor. Yemekler aynı şekilde dolaysız gıda prensibini benimseyerek sizlere sunmaya özen gösterdiğimiz şekilde. Sabah ineğin süt sağılıyor. Daha sonrasında henüz sıcak sıcak o kaynatılıyor ve biz onu sizlere sunabiliyoruz. Ya da yumurtayı taze taze toplayıp sofranıza getirebiliyoruz.
Bahçemizdeki patlıcanları közleyip onları kullanıyoruz yemeklerimizde. Dolaysız gıdadan kastım arada başka bir işlem görmeden direkt bahçemizden, çiftliğimizden önümüze gelen bir gıda sirkülasyonu. 6 odamız var. Odalarımız çift kişilik. Alt katında toplantı odalarımız var. Şirketlerin etkinlikleri için kullanabilecekleri alanlarımız var. Geniş bir bahçe alanımız var. Yoga, sanat terapisi etkinlikleri, toplantılar, yaratım atölyeleri gibi şeyleri yapmaya uygun bir alanımız var. Pazartesi günü hariç her gün açığız aslında. Çiftlikteyiz ve rezervasyonla çalışıyoruz. Geldiğiniz zaman çiftlik kahvaltımızı yiyebilirsiniz. Alakart menümüzde yemeklerimiz var, pizzamız var. Hamurunu kendimiz hazırlıyoruz. Ekmeklerimiz aynı şekilde. Burada Kamerun koyunlarımız var. Kamerun koyunları Afrikalı koyun türü. Oldukça da sevimli ve cana yakınlar. Bu koyunları besliyoruz. Bize yoldaş oluyorlar. Onların sevgilerinden faydalanıyoruz. Doğanın içinde olmak çok güzel bir şey. Zaten kuş seslerinin içerisinde yapılan yürüyüşün gerçekten etkilerini hissedebiliyorsunuz. Bir hayvanın başını okşadığınız zaman aldığınız sevgi kocaman bir sevgi oluyor ve bu iyileştiren bir şey. Her gün buraya geldiğimde gerçekten iyi ki gelmişim diyerek giriyorum kapıdan içeri ve Bursa’dan çok uzak değiliz. Doğal hayata kaçmak, şehirden kaçmaktan bahsediyoruz aslında bir nevi ama biz bunu çok uzun yollar katederek yapmıyoruz. Aslında şehirden yarım saat uzaklıkta ama aracınızı bırakıp çiftlik kapıların içeri girdiğiniz anda sanki gerçekten çok büyük bir kararla yola çıkıp yer değiştirmişsiniz hissini yaşatıyor bahçe.
Leylek Köyü’nün hikayesini anlatır mısınız?
Burası eski adıyla eski Karaağaç köyü. 2000 yıllarında İsmet Arıcı eşi Fransiska’nın da gönül vermesiyle bir proje başlıyor ve daha sonra kamu kuruluşlarının desteğiyle burası Avrupa Leylek Köyü oluyor. Bu aslında Türkiye’nin ilk ve tek Avrupa Leylek Köyü. Bu da aslında buraya göç eden leyleklerin ekosisteminin korunması ve sürdürülebilirliğin sağlanması için yapılan bir proje. Leylek köyü olduktan sonra bu köy daha duyulmaya başlıyor ve yılda iki gün düzenlenen şenlikler sayesinde popüler olan bir yer haline gelmeye duyulmaya başlayan bir köy haline gelmeye başlıyor. Daha sonra 2016’da Alper Küdeş’in Adem Amca ve Yaren Leyleğin hikayesini keşfetmesiyle bu köye olan ilgi oldukça artıyor. Sadece yılın iki günü değil, artık bütün sene ilgi gören, kışın da ziyaretçilere açık olan bir köy haline geliyor.
”Yaren Leylek bana yaşama umudu oldu.”
Yaren Leylek ile tanışmanız nasıl oldu?
Adem Amca: ’’Yaren öncesi Bursa’daydım. Bir süt ürünleri fabrikasında ustabaşı olarak çalıştım. 2011 yılında köyüme döndüm emekli olup balıkçılığa başladım. Balıkçığa başladığım yıl, Yaren’in sandalıma konmasıyla bu serüven başlamış oldu. 14 yıl oldu işte.Gerçekten 70 yaşından sonra Yaren bana bir yaşama umudu oldu. Normalde umutsuz bir insanım, yani inancım öyle, mutlu olan bir kişi değilim. Ama gerçekten Yaren bana mutluluğu tattırdı. Ona buradan teşekkür ediyorum. İnşallah ömürlerimiz daha uzun olur ve beraber oluruz.’’
Öne Çıkanlar
Muhteşem krepler
