Bazı hikayeler bir akşam yemeğiyle başlar, bir ömre yayılır. Memet Özer’in hikayesi de tam olarak böyle; ekonomi eğitimi alıp turizm okuduktan sonra, bir dost meclisinde pişirdiği yemeklerin Fransız misafirlerce övülmesiyle rotası tamamen değişmiş. Mehmet Ali Birand’ın “Hemen başlasın” onayıyla 2006’da titreyen dizlerle kamera karşısına geçen Özer, bugün Anadolu’nun her köşesinde ev hanımlarının sevgilisi haline gelmiş bir ekran yüzü.
“Tonlarca yere gidiyorum ama yalnızca beğendiğim yerleri yazıyorum.”
Senin çok fazla hayran kitlen var. Nasıl geri dönüşler alıyorsun, kaç yaş grubu mesela?
Benim en büyük hayran kitlem, ağırlıklı olarak ev hanımları. Çünkü onlar gerçekten mutfakta daha çok vakit geçiriyorlar. Beni izleyenler, aslında doğal olarak evde yemek yapan insanlar. Anadolu’daki şehir festivallerine gidiyorum, orada hanımefendilerle fotoğraf çekmekten yürüyemiyorum. O zaman diyorum ki, ‘’Memet, evet gerçekten 20 senede bunu yapmışsın, bir işe yaramış.’’ diyorum. Yani hiç aklımda yoktu böyle bir şey.
Bizim de Gaziantep gibi değerlerimizi dünyaya anlatmamız lazım.
İlk gördüğümde kendimi hiç beğenmedim demiştin. Orada vazgeçmemişsin, vazgeçseydin nasıl olurdu sence?
Ben vazgeçecektim aslında ama orada o zaman ki yapım ekibi, ‘’Olur mu öyle şey, biz bunları düzelteceğiz, şöyle olacak falan.’’ dediler. Ben buradan rahmetli Mehmet Ali Birand’a da teşekkür ediyorum, kendisi beni pat diye kabul etti. Ona ‘’Memet bizim kanalda yemek programı yapsın.’’ dediler, o da hemen ‘’Aa tamam çık.’’ dedi. Bazen şansında olması gerekiyor.



Bunun arkasındaki hikayeyi de anlatır mısın?
Kız kardeşim bir arkadaşıyla buluşacaktı. Arkadaşı o zamanlar Doğan Holding’in reklam başkanıydı. Oraya bir gün önce Fransız misafirler gelmiş, ben de yemek pişirmiştim. Onu yiyince övdüler sürekli. Sürekli ‘’Memet böyle güzel yemek yaptı.’’ diye anlatıyorlardı. Ondan sonra ‘’Memet gel bize yemek programı yap.’’ dedi, ben de ‘’Ben yemek programı yapamam, kameraya falan bakamam.’’ dedim. ‘’Herkes yapıyor, sen mi yapamayacaksın.’’ dediler. O sırada Mehmet Ali Birand arası ve yemek programı yapmamı isteyince başladım, benim hayatım hep yemek oldu. Aslında normalde ekonomi okudum ondan sonra Turizm Otelciliği de okudum ama hiç yapmadım o işi.
Ben staj yaptıktan sonra uzun süre yemek üzerine çalıştım. Sonrasında ilk restoranımı açtım. Daha sonra kendime bir restoran daha açtım ama o sırada tv programına başlayınca kapatmak zorunda kaldım, çünkü vaktim yoktu. O arada Oksijen Gazetesi’ne yazıyorum. Kurulduğu günden beri oraya yemek eleştirisi yazıyorum. Orada olmaktan da çok mutluyum. Çünkü ben bir yere yazıyorsam, beğenmişimdir.
Mehmet Yaşin ve Teoman Hünal ile konuşmuştuk. Onlar yalnızca beğendikleri yeri yazdıklarını söylemişlerdi, senin söylediğin gibi.
Ben tonlarca yere gidiyorum ve yazmıyorum. Yani yalnızca beğendiğim yerleri yazıyorum. Kendi eleştirilerimi söylüyorum, sosa şunu koymasan daha güzel olacaktı diye adama da söylüyorum. Genel olarak kötü eleştiri yapmak istemiyorum. Çünkü biliyorum ki çok zorluklar içinde açılıyor oralar, bir sürü insan oradan para kazanıyor ve ailesini geçindiriyor sonuçta. Kimseye zarar vermek de istemiyorum açıkçası.
Program başladıktan sonra restoranını kapattın, değil mi?
Bu bence çok önemli. Bir şefin birçok anlamda restoranın başında durması gerekiyor. Bu iş öyle uzaktan yapılacak bir iş değil. Bu iş dokunarak olacak bir şey, insanlara dokunmak lazım. Müşteri oraya geldiği zaman seni hiçbir zaman görmezse, onun ne manası kalıyor o zaman?
Peki, bir restoranı beğenmezsem yazmam dedim. Senin bu noktada kriterlerin neler?
Benim için ilk kriter lezzet. İkincisi gittiğim restorandaki ortam da çok önemli. Mekanın dekorasyonu, ışıklandırması, servisin düzgünlüğü ve misafirperverliği de önemli. Mesafeli bir sıcaklıktan bahsediyorum. Müzik, uğultu var mı, insanları rahatsız ediyor mu, hangi kıvamda çalıyor?
”Bir şefin restoranın başında durması gerekir. Bu iş dokunarak olur, uzaktan yapılmaz. ”
Biz gastronomiye dair bir araya geliyoruz, şefler ve yemek yazarları ile kendi aramızda konuşuyoruz. Sence katkı sağlamak için başka neler yapılmalı?
Gastronomi dediğin şeyin esasen bir devlet politikası olması lazım. Dünyada var bunun örnekleri. Sınıf atlayan ülkeler var. Evet iyi gidiyoruz, gelişiyoruz, Michelin ödülleri konusunu çok önemli buluyorum. Ama gala yurtdışındaki bilinirliğimiz ciddi manada eksik. Bundan 20 yıl önce kimse İspanyol mutfağı diye bir şey bilmezken, öyle bir yatırım yaptılar ki, belgesel, dizi vs. çekimiyle dünyanın en çok konuşulan mutfaklarından biri haline geldi. Hele San Sebastian bölgesi, tamamen gastronomi cennetine dönüştü. Bizde de öyle bir örnek oldu: Urla. Ama Urla’nın sıkıntısı çok küçük bir yer olması. Neden Gaziantep böyle bir yer olmasın. Biraz daha devletin politika olarak yardımcı olması lazım.
En sevdiğin restoranlar hangileri?
Kimseyi gücendirmek istemiyorum, aklıma gelmeyenler olabilir. Mesela Nazende şu anda kapalı ama açılacak. Seraf, Roka, Zuma, La Mario’yu çok severim. Benim için bir klasik yani. Kebapçıları severim. Balıkçılardan Azur’u beğeniyorum. Sunsett tabi açıldığı günden beri baya iyi ilerliyor. Galataport’un içindeki Liman lokantasında çok iyi yemek yiyorum. Beğendik Abi, Yanyalı Fehmi, Yedi Mehmet, Haci Abdullah bunları çok beğeniyorum.
Öne Çıkanlar
Muhteşem krepler
