- Chicken Alfredo is perfect for a weeknight dinner
- Super juicy pieces of chicken in a smooth and creamy, extra cheesy alfredo sauce.
Türk edebiyatının en nev-i şahsına münhasır kalemlerinden biri olan Murat Menteş ile kelimelerin tadına baktığımız bir sohbetteyiz. Afili hafiye’lerin ciğerli sandviçlerinden Ruhi Mücerret’in kuskuslu esprilerine, Dublörün Dilemması’ndaki köpek mamalarından yeni romanında cinayet çözen Ahmet Hamdi Tanpınar’a uzanan geniş bir menümüz var.
“Bartın’a Pideye Gitmem Ama Tanpınar’la Sofraya Otururum!”
Karakter tasarlarken bir romanda karakterin ne yiyip ne içtiği ne kadar önemli? Onu nasıl yaratıyorsunuz?
Çok önemli. Mesela benim Afili Hafiye adlı bir romanım var. Orada polis gittim diyor ciğerli sandviç aldım diyor. Soğan koyalım mı dedi adam, koy dedim diyor. Sonra da diyor ki, “Eğer” diyor yalnızsanız dünyadan uzaklaşıp soğan gezegenine yaklaşırsınız diyor. Tamam mı? Aynı romanda şey de var. Bir restoran sahibi var. Böyle büyük tavşanlar alıp her cuma onları pişiriyor. Velikan tavşanı denen bir tür var. Böyle koyun büyüklüğünde tavşanlar alıyor filan. Tavşan servisi yapıyor. Yani tavşan yahnisi, tavşan kebabı filan. Sonra Ruhi Mücerrette, mesela işte yemek pişiriyor. Civan Kazanova Ruhi Bey’e işte mutfak işlerini yapıyor. Ruhi Bey de neyse burada yapamayacağım böyle biraz muzip bir espri yapıyor yemekle ilgili, kuskusla ilgili filan. Romanlarımda insanlar yemek yiyorlar. Dublörün Dilemmasında mesela köpek gittikten sonra köpek mamaları artıyor. Onları yiyorlar. Şimdi hatırlamıyorum hepsini. Tabii ki yemek yeniyor yani.
“Afili Mutfaklar, Dublör Mühimmatları ve Kanonik Lezzetler”
Yemek için seyahat eder misiniz?
Yok etmem. Bir gün OT dergisinden arkadaşlarla Samsun’dayız. O çocuklar da çılgın çocuklar. Genç bir dostumuz vardı, hadi şimdi buraya gidiyoruz falan diye. Orada Nebil Özgentürk’e telefon etti, ‘’Nebil abi biz Samsun’dayız, ne yiyelim nerede yiyelim?’’ diye sordu. Sonra telefonu kapatıp ‘’Bartın’a gidiyoruz, Nebil abi diyor ki Bartın’da pide yiyin.’’ dedi. Bartın buradan kaç kilometre diye sordum, 35 kilometre dediler, ben gelmiyorum abi dedim. Sonra sensiz olmaz dediler. Dostum dedim, pide yemeye Bartın’a gitmem. Burada AVM var, sulu yemek, kebap, lahmacun, pide falan var gidip orada yiyelim dedim. Biraz pratik görüyorum ben mevzuyu. Şunu demiyorum, siz de benim gibi görün veya Bartın’a gitmeyin falan demiyorum. Bartın’a gitme fikrinden nefret ediyor değilim.



Yeni romanınız çıktı, Tanpınar bir cinayet çözmeye çalışıyor. Tanpınar’ın yemek kültürünü araştırdınız mı?
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın resme olan ilgisi, müziğe olan ilgisi veya işte dünya edebiyatından ve işte geçmiş edebiyattan kurduğu temaslar ya da işte müktesebatı bunların hepsi iyi biliniyor açıkçası. Yemek bakımından yani Tanpınar ne yiyordu, ne içiyordu ya çok bakmadım. Fakat ben kendimce ona zeytinyağlıları yakıştırdım. Yani zeytinyağlı sarma, kuru biber dolması, fava belki mercimek köftesi, haydari, cacık vesaire.
Öne Çıkanlar
Peki Tanpınar’ı bir roman kahramanı yapmak nereden aklınıza geldi?
Benden önce çok önemli romancılar Tanpınar hakkında yazdılar. Selim İleri, ‘’Yaşadınız, öldünüz, bir anlamı olmalı bunun.’’ diye bir roman yazdı. Yakın dönemde kaybettik Selim Bey’i. Kıymetli yazar Nazlı Eray Aydaki Adam adlı bir roman yazdı. Ben iki romanıda okudum. Biz toplum olarak ya gerek gündelik ilişkilerde tanıştığımız insanlar ya da tarihsel figürler ya da işte ünlü figürler gibi bir insanı anlamak, onu konumlamak konularında biraz hata yapabiliyoruz. Bir insan diyelim böyle sakin bir tarafı varsa veya işte bir gün böyle bir abuk subuk bir laf ettiyse ya da bir yolda yürürken karşıdan karşıya geçerken pantolonun paçası bir yere takılıp yırtıldıysa filan. Biz bunu miyar bir ölçü olarak alıyoruz ve onu öyle niteliyoruz. Tanpınar, kanonik bir yazar olarak kabul ediliyor. Ünlü yazarlarımızdan yani son dönem önemli düşünürlerden Besim Dellaloğlu, profesör sosyolog Tanpınar’ın herkesin üzerinde ittifak ettiği ve herkesçe benimsenen ve eserleri sosyal olarak yani düşüncenin ve deneyimin bir parçası ortak kabul gören , Yunus Emre gibi anlatı kanonikleşmesi deniyor buna, kanonlaşması. Tanpınar’ın kanonlaşmasının nedeni, Tanpınar’ın ikonlaşmamasıdır diyor. Eğer bir kesimin yazarı olursan toplum seni benimseyemiyor. Tanpınar bir kesimin yazarı olmaktan çıktı. Demeye çalıştığım şey şu, böyle daha stilize bir Tanpınar yazmak istedim. Bir de ben şuna inanıyorum. Bir insan eğer yazarsa, eseri üzerinden anlaşılır. Bir insan eğer kendi zihin dünyasını, kendi düşüncelerini, kendi ifade düzenini bir yere nakşetmişse, kağıda dökmüşse onu oradan tanırsın.
Kitabınızı anlatmak için Tanpınar’la bir yemeğe çıkmak istemez miydiniz?
im istemez? Vallahi bence hak ettim de bu arada Tanpınar’la yemeğe çıkmayı. Yanlış anlamayın, ben yemeğe çıkma fikrine karşı filan değilim. Yemek yiyen insanlar tanıyorum Başak Hanım. Şimdi mesela düşününce aklıma geliyor. Ahmet Han Yılmaz vardır. Çok güzel şiir kitabı vardır. Onun çocuk kitabı vardır mesela Karanfilli Dev Amca diye. Mesela Ahmet Han Yılmaz yemek yemeyi bilir, yemek yemeyi sever, yemek yedirmeyi sever, ikram etmeyi. Böyle bir yemek dikkati vardır. Bence en önemlisi çorba. Çorba aslında son derece doyurucu bir şey. Başak Hanım çorbacı restoranları var. İşte 45 çeşit çorba filan. En sevdiğim restoranlar da onlardır.
”Sinemada çok iftar yaptım.”
Aile sofralarını çok severim. Yani böyle çocuklarla, anne babayla, ne bileyim işte kardeşlerle filan bir arada olmak, dostlarla bir arada olmak o da hoşuma gider. Ama hani 3 saat sofrada oturuluyor ya orada ben yokum. O sofralar, aile sofraları böyle bir insan içinde bir şefkat doğuyor. Yani çocukların yemek yiyor. Benim annem hamarat bir kadındır mesela. Böyle hiç yemezdi o. Anne yesene filan derdik böyle az yerdi. Ben yedim filan bir kadardı. O sofralarda insan aslında çok şey öğreniyor. Benim çok sevdiğim yani iftar sofrası, aile sofrası bir de doğum günü. Piknik de severdim ben çocukken, ya pikniğe gidilirdi ve piknik aslında komik bir şey yani çok da anlamlı bir şey değil. Ama belki bizim zamanımızda biraz daha böyle ağaç gölgeleri, hafiften kenardan akan sular filan vardı. Demek ki onları severdim. Denize gidildiyse orada deniz iştah açar, orada bir şeyler yenmesi hoşuma gider. Biz ilk gençlik çağlarında Ramazan’da mesela oruç tutardık. Fakat ben her fırsatta sinemaya gittiğim için çok defa sinemada iftar açmışımdır. Böyle sinemaya işte çantamızda sandviçlerle giriyoruz filan. İşte ezanı da duymuyorsun. Mesela Spielberg’in Güneş İmparatorluğu filmi, benim için bir iftar deneyimidir. Öyle çok yani böyle işte 90’ların böyle şey filmleri 87’den diyelim ki 90 91’e kadar filan sinemada çok iftar yaptım.
Amazing pancakes
